3 Ağustos 2013 Cumartesi 0 yorum

Beyaz Zehir: TUZ


Tuzun tarihçesi

Tuz uygarlık tarihi bakımından önemi olan ve tarih öncesinden beri bilinen değerli bir (mineral)madendir. İnsan ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra tuzu kullanmayı öğrenmiş ve önemi günden güne artmıştır. Eskiden sadece gıdaların lezzetini arttırmak ve onları saklamak için kullanılan tuz zaman içinde sanayide de yer almaya başlamış, son iki yüz yıl içinde de sağlık dâhil birçok alanda tüketilen bir madde durumuna gelmiştir. 1700’lü yıllara kadar sadece besinlerde lezzet amacıyla kullanılan tuz 19. yüzyılda besinleri saklama, konserve yapma gibi saklama yöntemleri için kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde besin eklemesinden daha çok endüstriyel amaçla kullanılmaktadır.

Tarih öncesinde M.Ö 6000’lerde Çin’ de, M.Ö 5000’lerde Polonya’ da, M.Ö 3500’lerde İspanya’ da ve aynı dönemlerde Avusturya’ da tuz yataklarının ya da tuz madenlerinin varlığına işaret eden verilerden söz edilmektedir. M.Ö 2700’lerde Çin’ de tuzun ilaç olarak tedavi amaçlı kullanıldığı, yine Çin’ de M.Ö 800’lerde tuzun ticaretinin yapıldığı ve aynı yöntemin 1000 yıl kadar sonra Romalılar tarafından da kullanıldığına ait veriler mevcuttur. Anadolu’ da tuzun kullanımına ait belgeler Hititlere aittir. Hititler ekmeği tuz, kimyon, çörekotu, kişniş ve bal ile tatlandırarak kullanmaya başlamışlardır. Boğazlayandaki kanıtlar M.Ö 1200’li yıllarda Hititlerin tuz ticareti yaptığı ve barış anlaşması metinlerinde tuz yataklarının yer aldığını göstermektedir. Ortadoğu’ da Ölü Deniz yakınındaki tuz yatakları Bronz çağından beri işletildiği bilinen en eski tuz yataklarıdır. Deniz suyundan tuz elde etmeyi öğrenen Romalılar tuzu yarımadanın iç kesimlerine yollamak için ilk Roma yollarından olan tuz yollarını(via salaria) inşa etmişlerdir. Araştırmalar Avrupa’ da Keltlerin tuza sahip olduğu dönemde, Amerika’da da Mayaların tuza sahip olduğunu göstermiştir.

Tarihte tuz para yerine kullanılacak kadar değerli olmuştur. İngilizcede yer alan “maaş, ücret” anlamındaki “salary” kelimesinin Latince kökenli “salarium”dan geldiği ve bu kelimenin başlangıçta Romalı askerlere verilen tuz tahsisatını ifade ediyordu. Günümüzde hala Afrika’daki bazı toplumların tuzu para gibi işlem gören bir değişim aracı olarak kullandığı bilinmektedir.

Tuzun tarihinin irdelendiği bir çalışmada et ve balığı tuzlayarak saklayan ilk uygarlığın Mısırlılar olabileceği belirtilmiş, balığı tuzda saklamaya ilişkin en eski Çin belgelerinin M.Ö. 2000’li yıllara rastladığı ifade edilmiştir. Ayrıca çok daha eski tarihlerden kalan mısır mezarlarında da tuzlanmış balık ve kuş eti bulunduğuna da dikkat çekilmiştir. Günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere tuz, yaklaşık 1400 ayrı ürünün imalatında kullanılmaktadır. Koruyucu görevini şişeleme, konserveleme, vakumlama ve derin dondurma gibi daha yeni yöntemler üstlenmiştir.

Tuz bir drogdur.
"Drog" tedavi amacıyla kullanılan her türlü maddeyi ifade eder. İlaç ise bir veya birkaç drogu içeren ve hastaya uygulanabilecek şekle konmuş tedavi edici maddedir. Her ilaç bir drogdur fakat her drog ise ilaç değildir. Tuzda drog tanımı içine alabileceğimiz bir maddedir. Sadece uzun süreli ishal ve kusma ile ağır böbrek hastalıkları ve diğer bazı hastalık durumlarında tuz kaybının olabileceğinden bu gibi durumlarda tuzun ilaç olarak kullanılması mümkündür.

Tuzun Kullanımı
İnsanın günde 1.76 gramdan fazla tuz alması, hipertansiyona davetiye çıkarır. Zaten, dünyanın çoğu bölgelerinde insan su ve diğer gıdalardan günde 1 gram tuzu istemese bile alır. Yiyeceklerinde tuz kullanan insanlar ise tuzu az kullanmaya çalışsalar bile günde yaklaşık 10 gram, buna dikkat etmeyenler günde 20 gram tuz alır. Annenin kullandığı tuz, anne karnındaki bebeği ve süt emen bebeği olumsuz şekilde etkileyerek bebeğin ileri yaşlarda yüksek tansiyon hastası olmasına da yol açıyor. Tuz, kullanıldığında bağımlılık yapar. Bu nedenle tuz kullanan insanlar tuzsuz yiyecek yemekte zorlanırlar. Ancak insanlar tuz kullanma alışkanlığından vazgeçip, yiyecekleri doğal lezzetleriyle tüketme alışkanlığı kazandıklarında ise bu kez tuzdan nefret edeceklerdir.

 Tuzun Zararları

Tuz tüketilmemesinin vücuda doğrudan bir zararı yoktur. Vücudun tuz dengesini sağlayan aldesteron adlı bir hormon var. Dışardan tuz alındığı zaman bu hormonun salgılanması baskılanıyor. Yani vücut dışarıdan ne kadar fazla tuz alıyorsa aldesteron hormonu o kadar eksik oluyor. Tuzlu yiyen insanların aniden terlemeleri ve çok tuz kaybetmeleri durumunda da vücutlarında yeterli oranda aldesteron hormonu olmadığı için tuz kaybını dengeleyemiyorlar. Kramplar da bu nedenle oluyor.

Günlük 1.76 gramdan az tuz alan insanlarda hipertansiyon görülmüyor. Örneğin; Amazonlarda yaşayan Kızılderili kabileleri hiç tuz kullanmıyor ve bu insanlarda hipertansiyon hiç görülmüyor. Bu durum, bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olmasına rağmen, Hristiyan inancında tuz kutsal sayıldığı için batılı bilim adamları tuzu açıkça kötülemekten kaçınıyor. İncil’de tuz kullanımı emrediliyor ve Hz. İsa tuzu övüyor. Bu nedenle tuz ile hipertansiyon arasındaki ilişki 100 yıl önce bilimsel olarak ortaya konasına rağmen dünyada halen, tuzun hipertansiyon hastalığı ile ilişkisi tartışılıyor. Oysa hipertansiyon hastalığını önlemenin tek yolu, tuz kullanma alışkanlığından vazgeçilmesidir. Kendi ortamlarında tuzsuz beslenen ve tansiyonları normal olan dişi deney hayvanlarına gebelik ve emzirme dönemlerinde tuzlu yiyecekler verildiği takdirde bunların yavrularının ileri yaşlarda tansiyonlarının yükseldiğini görülmüştür. Hayatın ilk dönemlerinde beyin ve böbreklerde meydana gelen bozukluklarda da tuzun etkisi olabileceği yönünde kanıtlar elde edilmiştir. İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar ve gözlemler, hayvanlardan elde edilen bu sonuçların insanlar için de geçerli olduğunu kanıtlamıştır. Tuzun ayrıca mide kanseri, kalp ve böbrekler üzerinde olumsuz etkileri bulunur, astım ve kemik erimesi olarak bilinen osteoporozun kötüleşmesine neden olur.

Tuz Bağımlılık Yapar.

Alkol, sigara ve diğer maddeler gibi tuz da bir süre kullanıldığında bağımlılık yapıyor. Üstelik bunun için aşırı tüketime de gerek yok. Yemeklere, ekmeklere katılan miktarlar bile bağımlılık oluşturabiliyor. İnsanların tuzsuz gıda tüketememesinin nedeni de bu maddeye bağımlı olmalarından kaynaklanıyor.

Bu nedenle bebekleri ve çocukları tuzdan uzak tutarak bağımlı olmalarının önüne geçmeliyiz. Tuzsuz yemek yemek, tuzsuz ekmek tüketmek sadece hastaların değil, halkımızın tümünün tercih ettiği beslenme tarzı olmalıdır. Çünkü tuz yiyeceklerin kendine özgü güzel tatlarını da bastırmaktadır.

Birkaç yıl tuzsuz yiyecek ve içeceklerle beslenenlerin bağımlılıktan kurtulabilirler. Tuzsuz yemeklere ilk birkaç ay baharat eklenmesinin insanların tuz bağımlılığından kurtulmasına yardımcı olur.

 
Türkiye’de Tuz Tüketimi

Türkiye'de tuz tüketiminin DSÖ'nün önerdiği miktarların çok üzerinde olduğunu biliyoruz. Tuz tüketiminin azaltılmasına yönelik olarak da Sağlık Bakanlığı tarafından konuyla ilgili çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Hedefimiz, günlük tuz tüketimini DSÖ'nün önerdiği 5 gramın altına düşürmektir. Bugünkü tüketim düzeylerine bakıldığında hızlı bir şekilde eyleme geçmemiz gerekliliği kaçınılmazdır. Tuz tüketiminin azaltılması amacıyla üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve çeşitli kuruluş temsilcilerinin desteğiyle, vatandaşları bilinçlendirmeye yönelik eğitim ve medya kampanyaları ile düzenleme ve değerlendirme çalışmaları planlanıyor. Yapılacak planlama çerçevesinde belirlenecek faaliyetleri, Dumansız Hava Sahası ve obezitenin önlenmesine yönelik ülke programlarında olduğu gibi en kısa sürede uygulamaya geçirilmesi düşünülüyor.
Türkiye'de bir kişinin günlük tuz tüketimi oranının DSÖ'nün önerisinden 3 kattan daha fazla… Tuz tüketim oranını kadınlarda 16 gram, erkeklerde 19 grama ulaşmış durumda. Günde bir gram daha az tuz tüketimi kalp krizi riskini yüzde 3, felç riskini yüzde 5 azaltıyor. Eğer 6 gram az tuz tüketilirse felç riski yüzde 24, kalp krizi yüzde 18 ve 9 gram tuz azaltılmasında da felç riski yüzde 34 ve kalp krizi riski yüzde 25 azalıyor.
Türkiye'de 1978 yılında yıllık 936 bin 778 ton olan tuz tüketiminin 2002 yılında 2 milyon 188 bin 619 tona çıkmış durumda. Tuzun en çok ekmek, salamura besinler ve işlem görmemiş besinler aracılığıyla alınıyor.
Çok fazla tüketilen bir besin olan ekmekte tuzun azaltılması, tuz kontrolüne yönelik yasal düzenleme, toplu tüketim standartlarının geliştirilmesi gibi müdahaleler tuzun olumsuz etkilerinin önüne geçecektir. 
 
Tuz ve İyot

Türkiye’de kullanımda olan yemek tuzların büyük bir bölümü iyotlu tuzlardan oluşmaktadır. T.C. Sağlık Bakanlığı ile T.C. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından yayımlanan tuz tebliğlerine göre Türkiye'de üretilen tüm sofralık tuzların iyotlu olarak üretilmesi zorunludur. İyot vücut için hayati öneme sahip bir mineraldir. Günde dışarıdan alınması gereken iyotun büyük bir bölümünü de tuzdan sağlamaktayız. Tuz kısıtlamasına giderken vücudun ihtiyacı iyotun, iyotça zengin besinlerden sağlanması gerekmektedir. Genel olarak sağlıklı beslenen bir bireyde tuz ihtiyacının olmadığı gibi iyot eksikliğinin gerçekleşmeyeceği ise ayrı bir gerçektir. Düzensiz beslenen tuz kısıtlaması olan bireyler ise özellikler deniz ürünleri, sebzeler ve süt ürünleri gibi yüksek iyot bulunan gıdalar tüketmek konusunda daha bilinçli olmalıdırlar.
 
SKD: Sistolik Kan Basıncı
DKB: Diastolik Kan Basıncı
4 Haziran 2013 Salı 0 yorum

Şaşırtıcı Resimler

Amazing Picture
10 Mart 2013 Pazar 0 yorum

Blog Yazarken Dikkat Edilecek 7 Madde


Blog yazmaya ilk adım atıldığında genelde herkes bu işin çok basit olduğunu düşünür. İlk beş yazıyı yazdıktan sonra biraz durup acaba yazılarımı okuyan var mı diye sorgulama başlar. Sonra büyük bir hataya düşüp genel bir konuda yazı yazayım daha çok insan okur denilerek asıl dikkat edilmesi gereken maddeler unutulur. İşte blog yazarken size gerekecek en önemli 7 madde:

blog anahtar

İletişim dilinin içtenliği

Blog yazıyorsunuz, gazeteye haber yapmıyorsunuz. Size ait bir blog orası. Sizin düşünceleriniz kendinize ait bir diliniz var. Yoksa yok mu? O zaman tekrar düşünmenizi öneririm. Blogunuzda kendinize ait bir yazı diliniz olursa okuyucu size daha yakın hisseder.

Etiketleme ve blog içi yazı ilişkilendirilmesi

Blogunuzda daha önceden yazdığınız yazılarla mutlaka ilişkilendirme yapın, bu sizin eski yazılarınızın da yeni okuyucular tarafından okunmasını sağlayacaktır. Okuyucuları yönlendirirseniz doğru adrese gideceklerdir. Ama siz okuyucu eski yazılarımı kendi bulsun derseniz daha fazla beklemeniz gerekebilir.

Mobil cihazlara adaptasyon

İnternet kullanıcısı mobil cihazlara yönelmeye başladı. Bu da sizin yazdığınız blogunuzun mobil cihazlarla uyumulu olması gerektiğini gösterir. Blogspot ve wordpress mobil cihazlarla uyumlu temalar mevcut. Önemli olan bu adaptasyonun doğru olup olmadığını kontrol etmeniz.

Sosyal medya yayınlarının yapılması


Okuyucuya kolaylık sağlamak en önemli görevlerinizden biri. Yazılarınızın beğenilmesi ve paylaşılması için okuyucuya sosyal medya butonları ile yardımcı olmalısınız. Sosyal medya butonlarının blogunuzda olması dışında yazar olarak sizin de yazılarınızı sosyal medya araçları ile paylaşmanız gereklidir. Bu size trafik olarak geri dönecektir.

Analiz ve izleme araçlarının kullanılması

Okuyucularınızın hangi yazınızla daha fazla ilgilendiğini, hangi arama kelimelerini kullanıp blogunuza geldiklerini analiz etmelisiniz. Bu ileride yazacağınız yazıların planlamasını doğru yapmanızı sağlayacaktır.

Rasyonel iş modelleri geliştirmek

Her blog kendi içinde farklı okuyucu kitlesine sahiptir. Bu yüzden uygulanacak iş modeliniz blogdan bloga değişiklik gösterecektir. Sizin için geçerli olan model başka bir blog için geçerli olmayabilir. Bu yüzden kendi blogunuza özel gerçekçi bir plan yapıp o plana tutarlı olmalısınız.

Ve gelelim en önemli maddeye

Dikey bir konuda tutarlı yazı yazın

Blog yazma konusunda süreklilik kavramını artık hepimiz biliyoruz diye düşünüyorum. İnternet her zaman yükseliş eğilimindedir. İçerik her zaman artacaktır, Bu içerik artışı içinde en dikkat etmeniz gereken bölüm özgün içerik sahibi olmaktır. Kendinize ait yazılarınızı dikey bir konuda tutarlı bir şekilde yazmaya devam ederseniz ve yukarıda saydığım maddelere dikkat ederseniz blogunuzun başarısız olması imkansız olacaktır.

Şimdi kendi blogunuzu düşünün, bu yukarıda saydığım 7 maddeden hangisini yapmıyor veya daha az yapıyorsunuz?
28 Şubat 2013 Perşembe 0 yorum

KONUŞMA MU'CİZESİ

Konuşma, Rabb'imizin insanoğluna bahşettiği önemli bir nimettir. Kelimeler çıkararak kompleks konuşma, hayvanlarda olmayan sadece insana has bir fonksiyondur. Hayvanlar arasında da ses çıkarma ve kendi varlık seviyelerine has hatta bazı hususlarda insandan daha ileri haberleşme sistemleri vardır. Ancak bu kelimelere mânâlar yükleyerek ve bunları sembolleştirerek duygu ve düşüncelerini ifade edecek tarzda insanlara has konuşma kabiliyeti ile kıyaslanamayacak kadar farklıdır.
Kompleks süreçler neticesinde ortaya çıkan konuşma fiilinin yürütülmesinde mühim bir merkez olarak beyin kabuğumuz (korteks) vazife görür. Konuşma işinin sebeplerinden birisi olan beyin kabuğu alanı, insanlarda hayvanlara göre çok daha geniş yaratılmıştır. Bu geniş sahadaki nöronlar, insana has entelektüel vazifeler için hususî olarak programlanmıştır. Bilginin depolandığı beyin bölümlerinden biri bu kısımdır. Kelimelere dayanan hafızamızın mühim bir kısmı burada olduğundan, düşünce burada üretilmektedir, diyebiliriz. Dokunma, görme, işitme, tat ve koku gibi vücudun dışından alınan duyulara ait sinyaller, beynimizin farklı merkezlerinde işlendikten sonra, son olarak kortekse gelmekte ve burada yorumlanmaktadır. Hafızada kayıt altına alınan dokunduklarımız, işittiklerimiz ve gördüklerimizi yorumlama ve yeni bilgiler üretmede kullanabilmek için hatırlama dedeğimiz yeni bir süreçle o bilgilere kolayca ulaşabilmemiz gerekir; ancak bundan sonra dış uyaranlara nasıl cevap vereceğimizi kararlaştırabiliriz. Öğrenmenin birinci basamağı hafıza ile yakın münasebet içinde olup, ruhumuzdan başlayan meyelanla gelişen hâdiseler beynimizin korteks bölgesinde sahneye konulur.
Sebepler plânında korteksimiz sağlam değilse, konuşma kabiliyetimizi ortaya koyamayız. Normal bir konuşma için bir bilgi deposu olan hafızaya kesinlikle ihtiyacımız vardır.

Beyinde konuşma merkezleri

İnsan beyin korteksinde konuşma sürecinde rol verilen birbiri ile irtibatlı iki alan vardır.
Wernicke alanı: Dış dünyadan (görme, işitme vs.) ve içimizden (ağrı, sancı) gelen duyularımıza ait bilgilerin yorumlandığı bu alan, temporal lop (şakak bölgesinin) üst çıkıntısındaki işitme alanının arkasında bulunur. Konuşma için, önce herhangi bir duyu organımızdan, beyin korteksimize gelen bilgilerin alınması, kendi içinde yorumlanması ve daha sonra diğer duyulardan gelen bilgilerle karşılaştırılarak tekrar yorumlanması gereklidir. Görme ile ilgili bilgiler önce artkafa bölgemizde (occipital kortekste) bulunan görme merkezine gelir ve burada yorumlanır. Daha sonra tekrar yorumlanmak üzere Wernicke alanına iletilir. İşitme ile ilgili bilgiler önce şakak bölgesinin (temporal lob) üst kısmında bulunan işitme alanına gelir ve burada yorumlanır. Elde edilen entegre bilgi Wernicke alanına gönderilir. Dokunma ve ağrı ile ilgili bilgiler önce yan kafa loblarının (parietal loblar) ön kısmında bulunan dokunma alanına gelir ve burada yorumlanır. Dokunma duyusuna ait bu işlenmiş bilgiler de yine Wernicke alanına iletilir. Netice olarak bütün duyuların, hafızadaki eski bilgilerle karşılaştırılıp yorumlandıktan sonra Wernicke alanına iletildiğini söylemeliyiz. Burada bütün bilgiler yeniden yorumlanmakta ve konuşma esnasında kullanılacak kelimeler burada seçilmektedir. Seçilen kelimeler mânâlı bir şekilde burada dizilmektedir. Konuşma için kelime hafızasının zenginliği çok önemlidir.
Tıp dilinde konuşma bozukluğuna 'afazi' adı verilir. Görme duyularının yorumlandığı artkafa bölgesi harabiyetinde, yazılan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar, buna görme idrak bozukluğu (afazisi) denir. İşitme duyularının yorumlandığı şakak lobu harabiyetinde de konuşulan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar. Buna da işitme idrak bozukluğu (afazisi) denir. Eğer Wernicke alanı tahrip olursa, konuşulan veya yazılan kelimeler tek tek algılansa da, ifadeler bir bütün olarak, düşünce ifade edecek şekilde yorumlanamaz. Buna da Wernicke afazisi denir. Bu kişilerin aslında motor konuşma alanı sağlamdır. Ancak yorum yapamadıkları için kelimeleri dizemezler ve konuşamazlar.
Broca alanı: Bu kısım motor konuşma bölgesidir. Bu bölge beynin alın (frontal) kısmının korteksinin arka tarafında bulunur. Kelimelerin ve kısa cümleciklerin ifadesi için motor kalıplarının oluşturulduğu bu bölgeye, Wernicke alanından gelen sinyallerle yorumlanan ve sentezlenen düşünceler aktarılır. İşte Broca alanı bu düşüncelerin kelimelere dökülmesinde ve bu dizilmiş kelimelerin ses tellerimize iletilmesinde rol alır. Broca alanını hükümet sözcüsüne benzetebiliriz. Nasıl ki sözcü, bakanlar kurulunda alınan kararları en son hâliyle halka ilân eder. Ancak bu kararların son hâline ulaşılıncaya kadar birçok iş yapılmıştır ve son hâlini vermek kolay olmamıştır. İşte Broca alanına en son kararın getirilmesi işlemi, sebepler açısından çok kompleks sistemlerin çalışmasını gerektirmektedir.
Eğer Broca alanı tahrip olursa, kişi söylemek istediğini bilir ve buna karar verir, ancak kelimeleri seçemez, mânâlı konuşma yapamaz ve anlamsız sesler çıkarır. Buna motor afazi veya Broca afazisi denilmektedir. Broca alanından gönderilen sinyaller vasıtasıyla ses telleri, gırtlak, dudaklar, ağız, solunum sistemi ve konuşmada rol alan bütün diğer yardımcı kaslar çalıştırılarak düzgün konuşma ortaya çıkarılabilmektedir. Buraya kadar söylediğimiz bilgiler ışığında şunu ifade edebiliriz: Ses telleri sağlam ve konuşma için yeterince sağlıklı olsa da, beynimizdeki Wernicke ve Broca alanları hatta görme ve işitme ile ilgili yorum alanları sağlıklı değilse konuşma mümkün olmaz.

Gırtlak

Gırtlakta iki ses telimiz vardır. Bu telleri sazın tellerine benzetebiliriz. Bu tellerin titreştirilmesi ile ses çıkarılmaktadır. Normal solunum sırasında, ses telleri havanın kolayca geçebileceği şekilde gevşektir. Bu teller ses çıkarma esnasında kasılarak birbirlerine yaklaşır ve hava dışarı çıkarken titreşir. Ses tellerinin kasılmasında Broca alanından gelen elektrik sinyalleri rol oynar.
Konuşmadaki vurgulamalar, zamanlama ve ses şiddetindeki değişiklikler; ağız, dil, yumuşak damak, gırtlak (larinks) ve ses tellerinin kas hareketleriyle birlikte arka arkaya çok mükemmel bir koordinasyonla ortaya çıkarılmaktadır. Ağız, dudaklar, yumuşak damak ve dilin hareketleriyle sese yön verilmekte, sesler harflere ve kelimelere dönüştürülmektedir. Motor korteksten gelen sinyallerle bu bölgede vazifeli bütün kaslar kasılırlar. Ancak beyincik, iskelet kaslarındaki hareketlerin koordinasyonuyla vazifelendirilmiş sinir düğümleri (basal ganglionlar) ve duyular yoluyla gelen sinyallerin değerlendirilmesiyle vazifelendirilmiş korteks bölgeleri, kendilerine verilmiş ilâhî programa uyarak konuşma sırasında kasların kasılma sıralarını ve kasılma şiddetlerini kontrol edecek şekilde iş görürler. Dolayısıyla beyincik, bazal ganglionlar ve duyu korteksindeki harabiyetlerde konuşma kabiliyeti kısmen veya tamamen bozulabilir.

Rezonatör yapılar

Son olarak solunum yolları ve akciğerlerin oluşturduğu boşluk, yutak (farinks) boşluğu ve burun etrafında bulunan kafatasına ait kemik boşluklar (sinüsler) sesin rezonansında vazifelendirilmişlerdir. Gözlerin hemen üzerinde alın boşlukları (frontal sinüsler), burnun iki yanındaki üstçene kemiği boşlukları (maxiller sinüsler) ve burnun arka kısmında bulunan (sfenoid) sinüslerdeki anormallik ve hastalıklarda sesin kalitesi bozulur. En basitinden bir üst solunum yolu iltihabında, faranjit denen yutak iltihabında ve sinüzit denen sinüslerin iltihapla dolu olduğu durumlarda, sesin kalitesinin nasıl bozulduğunu hepimiz biliriz.
Netice olarak konuşmanın beyinde ve solunum sisteminde birçok yapıyı ilgilendiren karmaşık bir entelektüel faaliyet olduğunu görüyoruz. Mânâlı bir cümle kurmamız için, yukarıda saydığımız beyin, kafatası, gırtlak ve kaslara ait onlarca farklı yapı ve fonksiyon çok kısa zaman aralığı içinde ardı ardına ve şaşırmadan düşünce ve hislerimizi ifade etmek için seferber edilmektedirler. Konuşmaya niyetlendikten sonra bütün bu sistemler irademiz dışında çalıştırılmaktadır. Bu mükemmel işleyiş baş döndürücü bir hassasiyetle devam ettirilmektedir.
Evrimciler, konuşmanın insana has bir fonksiyon olmasından yola çıkarak, diğer hayvanların da bizim gibi konuşacaklarını varsaymaktadır. Bu durumda hayvanların konuşabilmeleri için konuşma işlemine katılan bütün bu sayılan yapı ve organların aynı anda ve mükemmel şekilde evrimleşmesi gerekmektedir. Diyelim ki, Wernicke alanı tesadüfen mutasyonla insanınki kadar mükemmelleşti, eğer Broca alanı da aynı anda ölçülü ve maksatlı bir mutasyona uğramazsa, yani tesadüfen ortaya çıkan bu mükemmel gelişmeye eşlik etmezse, konuşma nasıl olacaktır? Bu soruların cevabını vermek mümkün değildir. Eğer konuşma fonksiyonunu tam olarak anlayabilirsek, evrim teorisinin 'ilmî bir gerçek' değil, inkârcılığın bir aracı olarak uydurulduğu ortaya çıkacaktır.
15 Şubat 2013 Cuma 1 yorum

Ayasofya efsaneleri Bitmez


Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının, hem yükseliş hem de çöküş dönemlerine
tanıklık eden, tarihinin en önemli dini eserlerinden biri olan Ayasofya; gerek Bizans gerekse Türk kaynaklı pek çok efsaneye konu olmuştu. Ancak günümüzdeki Ayasofya'nın, burada yapılan ilk kilise olduğunu düşünmek bizi yanıltır. Tarihçi Sokrates'e göre 15 Şubat 360 tarihinde burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. M.S. 4O4'te yanan bazilikanın yerine yapılan ikincisi, İmparator II. Theodosios döneminde 10 Ekim 415 yılında ibadete açıldı. 13 Ocak 532 yılındaki ünlü "Nika İsyanı"nda bütünüyle yanan kilisenin yerine, aynı yıl, İmparator I.
Iustinianos'un (Jüstin-yen) emriyle günümüze kadar ayakta kalan Ayasofya'nın inşası başlatıldı.
Tarihçi Prokopios'a göre, Miletoslu Isidoros ve Trallesli Anthemios'un mimarlığını yaptığı
kilisenin inşaatında; yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmış; Suriye, Mısır, Yunanistan ve
Küçük Asya'dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya'nın inşaatı 5 yıl 10 ay ve 24
günde bitirilmişti. 27 Aralık 537'deki açılış törenine patrik Menas'la birlikte gelen imparator,
yapının güzelliği karşısında şöyle demekten kendini alamamıştı: "Bana böyle bir kiliseyi
yaptırma şansı verdiği için Tann'ya şükürler olsun."
Ayasofya ile ilgili Bizans efsanelerinden birinde ise, bu ünlü mabedin doğuşu gelecek
kuşaklara şöyle aktarılıyordu:
"Iustinianos Ayasofya'yı yaptırmak için en ünlü mimarları İstanbul'a davet etti, yaptıracağı
kilise için birer taslak çizmelerini istedi. Ancak çizilen hiçbir taslak imparatoru tatmin etmedi.
Bir gece üzgün ve umutsuz uykuya dalan Iustinianos, bir rüya gördü. Ayasofya'nm kurulacağı
arsada beliren nur yüzlü bir ihtiyar, sağına soluna bakınıyor, sonra da her köşede biraz durup
bekliyordu. Nur yüzlü ihtiyarın yanına giden imparator, onun elindeki gümüş levhayı görünce
şaşkınlığa düştü. Levhanın üzerinde çizili olan kilise resmi, onun hayalini kurduğu mabet idi.
Hemen tanrıya dua etmeye başlayan Iustinianos'un yanına gelen garip ihtiyar, elindeki gümüş
levhayı imparatora uzattı ve dedi ki 'Al bu resmi Iustinianos, kiliseni bu örneğe göre yaptır!"
Bizans efsanesi burada bitmez doğal olarak. İmparator, sevinçle tapınağın adını ne koyması
gerektiğini sorunca, "Ayasofya" der nur yüzlü garip ihtiyar ve anında kaybolur. İmparator,
sabahleyin kalkınca mimarını çağırır ve rüyasındaki mabedin resmini tarif ederek çizmelerini
ister.
0 yorum

Bunu biliyor muydunuz?

Antik Roma kentinin yedi tepe üzerine kurulmasının, İmparator Büyük Konstantinos'u (Constantinus) çok etkilediği, İstanbul'u da Roma ya benzetmek amacıyla, yedi rakamına yönlendirdiği anlatılır. İmparator, bu yedi sayısını uğurlu ve kutsal sayıyordu. Sarayının ana salonu, 'Hepta Likhnos" yani "yedi kandilli" adını almıştı. İmparatoru korumakla görevli, "yedi kıta dan oluşmuş bir muhafız alayı vardı. Konstantinos, kendisini, çevresinde "yedi gezegenin dönüp durduğu güneş yerine koymuştu. Çemberlitaş üzerindeki heykeli de zaten bu durumu betimlemekteydi. İstanbul'un ünlü tepelerine gelince... Birinci tepe, bugün Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii'nin yer aldığı yükseklikti (Akropolis). İkinci tepe, Çemberlitaş diye bilinen, Konstantin Sütununun bulunduğu bölge ve çevresi; üçüncüsü Beyazıt ve Süleymaniye alanıydı. İstanbul'un dördüncü tepesi, derin bir vadiyle yarılmış olan Fatih, beşincisi de Fenerin üst kısımlarında, Yavuz Selim Camii’nin bulunduğu bölgeydi. Altıncı olan Mihrimah Suttan Camii’nin yer aldığı Edirnekapı Tepesi uydurma, çünkü rakamı yediye yükseltmek için uydurulmuştu. Son tepe ise Marmara Denizine bakan yükselti, yani Cerrahpaşa sırtlarıydı.

 
; Sayfa Başına Dön