23 Ağustos 2013 Cuma 2 yorum

Şens Friedlander




Şems Friedlander New York'ta doğup büyümüş on parmağında on marifet olan bir sanatçı ama o en çok 40 yıl önce İnayet Khan, ardından Cerrahi Şeyhi Muzaffer Ozak'la adım attığı tasavvuf dünyasındaki çalışmalarıyla tanınıyor. Sonradan İslam’ı seçen Friedlander yaptığı işlere Müslüman kimliğini de yansıtmaya özen gösteriyor. Bugüne kadar dokuz kitaba imza atan Şems Friedlander tasavvufu sadece kitaplarında değil resimleri ve fotoğraflarında da anlatıyor. Çizim ve fotoğrafları arasında Türk dervişleri de olan sanatçının bu tablolar New York, Kahire, İskenderiye ve Dubai'de sergilenmiş. En son çektiği 'Faysal: Bir Kral'ın Mirası' isimli belgesel filmi ise Kasım 2012'de Londra'daki BAFTA Tiyatrosu'nda ve Chagrin Falls Belgesel Film Festivali'nde gösterildi. Shems Friedlander başta Mekke, Medine, Kahire ve İstanbul olmak üzere bütün Ortadoğu'da muhtelif şeyh efendilerden feyz almış. Kraliyet İslami Araştırmalar Enstitüsü tarafından Sanat ve Kültür alanında 2012'nin 'En Etkili 500 Müslümanı'ndan biri seçildi. Kahire'deki Amerikan Üniversitesi'nde görsel iletişim alanında profesör olarak ders veren Friedlander, dönüşümlü olarak Kahire ve İstanbul'da yaşıyor. Yazar, sufi mecaz ve kıssalarından yola çıkarak yazdığı, modern zamanların insanını psikolojik bir uyanışa ve modern hayatın uyuşturucu etkisinden kurtulmaya çağıran "Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına" kitabıyla Türk okuyucusuyla ilk defa buluştu.


Sufizm ile nasıl tanıştı? Kendisini sufizm öncesi ve sonrası ile nasıl kıyaslıyor?

Dokuz yaşındayken; gençliği, üniversite yılları ve yetişkinliği boyunca onu etkileyen ve kalbine dokunan iki satırlık bir şiirle karşılaştı. Anonim bir şiirdi fakat ileriki yıllarda, karşılaştırmalı din çalışırken, bu satırların İranlı Sufi Şair Hafız tarafından yazıldığını keşfetti. Bu mısra şöyleydi: 

Ayakkabılarım yok diye üzülüyordum
                       Ayakları olmayan bir adamla karşılaşana dek.

Bu şiir kırılma noktası oldu. Yetişkinliğinde, Çeşti Tarikatı Şeyhi Hazret İnayet Khan'ın oğlu Pir Vilayat İnayet Khan'dan sufizmi öğrendi. Bu yol daha sonra onu İstanbul'dan Halveti-Cerrahi Şeyhi Muzaffer Ozak Efendi'ye yöneltti. Bildi bileli "hakikati arayan" biriydi ve pek çok büyük öğretmen ile çeşitli yollar üzerinde çalıştı. Şeyh Muzaffer Efendi ona İslam başta olmak üzere sayısız kapı açtı. Onunla İstanbul'dayken, Amerika'ya döndüğünde ya da o Amerika'ya geldiğinde ve akabinde İstanbul'a döndüğünde kendini kalbimde "bilginin bir buz saçağı" ile terk edilmiş hissetti ve kalbinin sıcaklığına göre bu buz saçağı erimeye başladı. Bilmediğini düşündüğü şeyleri söylerken ve yapabildiğini bilmediği şeyleri yaparken buldu kendimi.
1960'larda yaşadığı New York'ta maneviyatla ve felsefeyle ilgilendi. Tasavvuf çalıştı, konferanslara gitti ve 1970'te Konyalı Mevlevilerin Brooklyn Müzik Akademisi'nde bir semah gösterisine katıldığını dile getiriyor. Semahtan sonra semazenlerle ve müzisyenlerle buluşup, onları evinde çaya davet etti. New York'ta kaldıkları on gün boyunca bu her gece tekrarlandı. Her gece semahtan sonra toplu olarak evime geldiler; çay içtiler, biraz yemek yediler, müzik çaldılar ve sohbet ettiler. Onu Konya'ya gelip Mevlana onuruna yapılacak semaha katılmaya davet ettiler ve bu olay, Şeyh Muzaffer Ocak el-Cerrahi ile tanışmasına vesile oldu. Mevlevi müzisyenler Nezih Uzel ile Kudsi Ergüner, dostu odular. Konya'dan ayrıldıktan sonra Muzaffer Efendi'nin İstanbul'daki kitabevine gitti ve onu dükkânın bir köşesinde namaz kılarken gördüğü anda, yolunun o olduğunu anladı. Bildi bileli "hakikati arayan" biriydi ve pek çok büyük öğretmen ile çeşitli yollar üzerinde çalıştı. Şeyh Muzaffer Efendi ona İslam başta olmak üzere sayısız kapı açtı. Onunla İstanbul'dayken, Amerika'ya döndüğünde ya da o Amerika'ya geldiğinde ve akabinde İstanbul'a döndüğünde kendini kalbinde "bilginin bir buz saçağı" ile terk edilmiş hissetti ve kalbinin sıcaklığına göre bu buz saçağı erimeye başladı. Bilmediğini düşündüğü şeyleri söylerken ve yapabildiğini bilmediği şeyleri yaparken buldu kendimi.

Tasavvufla hem manevi olarak bir bağ kurdu hem de filmini çekti.
Tasavvufla ilgili birçok film yazdı, üretti ve yönetti. En bilinen filmi “Rumi, Aşkın Kanatları” filmidir. Bu film dünya çapında film festivallerinde ve etkinliklerinde gösterildi. Yalnızca Rumi Amerika'da en popüler şair olduğu için değil, içinde yaşadığımız dünyanın kaotik, finansallaşan ekonomisinin ortasında insanlar hayatlarının anlamanı anlamanın bir yolunu aradıkları için de, bu film iyi ilgi gördü. Bu “bağlantılı kuşak”, kelimelerin çoğunu annesinden değil bir makineden öğrenen ilk kuşaktır.
Hem İstanbul'da hem Mısır'da yaşıyor. İki aynı şehirde onu çeken şeyler neler oldu?
Hem İstanbul hem Kahire, iki önemli Müslüman şehirdir. Gün boyunca müezzinin ezan sesini duyabileceği bir yerde olmaktan hoşlanır. Kendinden ve gündelik hayatının olaylarından başka bir şeyin ona hatırlatılmasını, kutsal bir şeyin hatırlatılmasını sever. Kahire şu anda zor zamanlardan geçiyor; ama zamanla büyük bir şehir olarak yeniden ortaya çıkacağına inancını koruyor. İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu dile getiriyor. Bir keresinde fotoğrafçı bir arkadaşıyla birlikte kayıkla Boğaz'ı geçerken; “İstanbul'da olmak bir ayrıcalıktır” dedi. Aynı fikirdeydi. İnsanın nerede yaşadığı değil, nasıl yaşadığı önemlidir. Çisti Mutasavvıf Şeyh Hazret İnayet Han bir keresinde kendisine şöyle demiş: “Bazı kimseler güzel bir yer arar, bazıları da bir yeri güzel yapar.”
“Toynak sesi duyunca zebra gelsin aklına”
ABD'de bir tıp öğrencisiyseniz, 'Toynak sesi duyunca zebra gelmesin aklına' ifadesini duyarsınız. Demek istenir ki, eğer bir hasta boğaz ağrısı, baş ağrısı ve burun akıntısıyla size geliyorsa, daha fazla bir şey aramanıza gerek olmadığı açıktır, çünkü bu kişi nezle olmuştur. Bu ifadeyi “Toynak sesi duyunca zebra gelsin aklına” şeklinde değiştirerek şunu demek istediğini dile getiriyor: Tasavvufta, görünenin dışında bir anlamın mümkün olabileceğini anlamaya açık olmak gerekir. Daha derin bir anlam olabilir. Bu kitap, aslında New York'ta küçük bir dinleyici çevresine Tasavvuf konusunda verilen bir dizi seminerdir.
BEDEN HEM KRAL HEM MEZAR
Kitabında “İçinde yaşadığımız bu beden hem bir krallık hem de mezardır” diyor. Bedeni mezar ve krallık yapan nedir?
Beden bir mezardır; çünkü doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlarız. Başka bir düzeyde, “ölmeden önce ölünmeli” denilir. Elbette bu fiziksel bir ölüm değil, bizi hayatımızın gerçek amacından uzaklaştıran her şeyin bir ölümüdür. Bedene, “amellerimizin sandığı” da denilmiştir. Beden bir krallıktır; çünkü içinde mucizeler vardır. Kafamızdaki iki küçük yarıktan uzakları görme, kafamızdaki iki küçük delikten kilometrelerce uzaktaki sesleri duyma mucizesi. Kalbimizdekini ifade edebilen bir dilimiz var ağzımızda. Ve bu ağız iki sıra dişle kapatılır ve iki dudakla mühürlenir; bu durum, konuşmadan önce biraz zaman ayırmamız gerektiğini gösterir. Nefes aldığımız sürece, beden ruhu barındırır. Allah, nasıl yaşanacağının sırrını ilk peygamber Âdem’in ismine yerleştirmiş. Arapçada bu isim elif, dal ve mim harflerinden oluşur. Elif namaza duran adamı temsil eder, dal oturmuş adamı temsil eder ve mim, secde etmiş adamı temsil eder. İlk peygamberin adında Allah nasıl yaşanacağının sırrını göstermiş. Bize düşünebilecek ve Allah'ı kavrayabilecek bir zihin verildi. Hadis-i Kutsi'de "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istendim ve bilinmek için insanı yarattım" buyrulur.

Modern insanın geleceğe yönelik abartılı planlar mı yapıyor?

İnsanın şu anı yaşaması gerektiğini düşünüyor. Geçmişteki deneyimlerden kesinlikle bir şeyler öğrenilebilir fakat geçmiş geri gelmeyecektir. Gelecek ise sadece bir hayal ve eğer gerçeğe dönüşürse, onun gerçekliği şu anda. Batı için İslam'ı en açık şekilde yorumlayan insanlardan biri olan Hassan Gai Eaton "Allah'ın isimlerinden biri El- Hak, Hakikat. Aynı zamanda bu 'gerçek' olarak da çevrilebilir. Allah'ı anmayan ya da Allah'ı zikretmeyen biri, “gerçek” ile temas halinde değildir ve “gerçek” olanla temasta olmayan birinden genellikle deli olarak bahsedilebilir.

"ANINDA İLETİŞİM, ANINDA BİLGİ; NE KADAR DOĞRU?"

Kitabında insanları uyandırmak için sufi menkıbelerinden de yararlanıyor. Bu menkıbelerden hikâyelerden bir örnek:
 
Şeyh Muzaffer Efendi’nin anlattığı psikiyatri hastanesinde bulunan bir doktorun hikâyesini örnek olarak verebiliriz.
 Doktor hastanedeki ilk gününün sabahında bütün hastaların bir kapının önünde sıralandığını ve teker teker odada kimin olduğunu öğrenmek için anahtar deliğinden baktıklarını görmüş. Herkes sıraya girmiş ancak sabırsızlıktan öne geçeni sürekli itiyorlarmış. Bu sürekli böyle devam etmiş ve tekrar sıranın başına gelmek saatler almasına karşın itildikleri andan itibaren sıranın sonuna gidiyorlarmış ve yeniden uzun süre bekliyorlarmış. Doktor merak ettiğinden o da sıraya dâhil olmuş. Birkaç saat sonra onun sırası gelmiş. Odanın içine bakmak için anahtar deliğine eğilmiş. Boş bir odadan başka hiçbir şey görmemiş ve şaşırmış. O sırada kenara itilmiş ve bir şey kaçırdığını düşünmüş. Tekrar sıranın sonuna gitmiş. Bir süre sonra önündeki adam ile konuşmaya başlamış; "Ben sıranın başındaydım ve anahtar deliğinden baktığımda hiçbir şey görmedim." Adam sormuş: "Ne kadar zamandır buradasınız?" Doktor: "Bugün benim ilk günüm" demiş. O zaman deli adam şöyle cevap vermiş: "Deli misin sen. Ben 10 yıldır buradayım ve henüz hiçbir şey görmedim ve sen sadece ilk günden bir şey görmek istiyorsun."

Bundan ne anlamalıyız?

Bu hikâye dünyanın ne hale geldiğini gösteriyor. Anında bilgi sahibi olmak istiyoruz. Anında iletişim istiyoruz. Fakat kişiyi kişisel iletişimin dışına çıkartıyoruz. Modern insan, 50 yıl sonra olmayacak. 100 yıl içinde dünyada yeni insanlar olacak. İhtiyacımız olmayan şeylere karşı doyumsuz hale geldik. Şeyh Muzzaffer Efendi; "Zenginlik için gençliğimizde sağlığımızı harcıyoruz ve sonra da yaşlandığımızda sağlığımızı geri satın almak için elde ettiğimiz zenginliği harcıyoruz" derdi.
SANAT KENDİMİ TANIMAM İÇİN BİR ARAÇ
Kitabında zaman zaman mecazi göndermeler var. Mesela okla yaralanan bir adamla ilgili verilen örnek gibi. Zihnimiz gerçeği algılamada neden bu kadar direniyor
İnsanoğlu aldanıp, tüketimciliğin ve tamahın hâkim olduğu bir dünyanın mutlu bir hayatın cevabı olduğuna inanıyor. Franco Berardi “The Uprising: On Poetry and Finance” (Ayaklanma: Şiir ve Finans Üzerine) adlı kitabında sorunu açıkça ifade etti. “Son on yılda psiko-sosyal araştırmalar ve sanat, sinema ve roman fenomenoloijisi duygusal ilişkilerde artan bir kırılganlığı ve zihinsel patolojilerde bir artışı ortaya çıkardı: Yeni kuşağın kolektif deneyiminde dikkat eksikliği bozuklukları, depresyon, panik ve intihar davranışı artmaktadır.”
Çok sayıda kitap ve belgesel film çekti. Grafik ile uğraşıyor, aynı zamanda fotoğraf da çekiyor. En çok hangisinde hoşlanıyor?
Resimden film yapmaya kadar uğraştığı bütün sanatlar onun için kendimi tanımanın bir aracı olmuştur. Bir söyleşisinde belirttiği şu söz bize en iyi cevabı vermektedir: Pythagorasçı okulun girişinde şöyle yazar: “Kendini bil, her zaman ve her yerde.”

0 yorum

Karayiplerde TÜRK Adaları



Haiti depremi ile gündeme gelen Karayiplerde 1600 yıllardan bu yana bir Türk Adası var olduğunu biliyor musunuz? İşte Karayiplerdeki Büyük Türk Adası

Atlas Okyanusu’nda “Türk” adı taşıyan bir ülkenin var olduğunu biliyor muydunuz? Karayipler yakınlarında yer alan ve adı Turks ve Caicos Adaları olan bu ülke günümüzde İngiltere sömürgesi konumundadır. 38 adadan oluşan ülkenin başkenti ise Grand Turk (Büyük Türk)’dür. Tüm hükümet binaları ve bakanlıklar Grand Turk adındaki bu adada bulunur. Adaların toplam yüzölçümü 430 kilometrekare, nüfusu ise 25.000’in üzerindedir. Kuzey Atlas Okyanusu’nda yer alan bu tropikal adalar, Bahama’nın güneydoğusunda bulunmakta olup Amerika ve Küba’ya da yakındırlar.


Adaya Türk isminin verilmesinin nedeni ise inandırıcı olmayan bir gerekçeyle açıklanmaya çalışılıyor. İddiaya göre adada bulunan bir kaktüs bitkisi Osmanlı döneminde kullanılan fese benzediği için buraya Türk Adaları denilmiş! Bu iddianın sahibi ise, bölgeyi sömürge halinde ellerinde tutmaya devam eden İngilizler! Oysa adaların Türk ismiyle anılması fesin Türkler tarafından kullanılmaya başlanmasından yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Türk Adaları ismi 1688’de ilk defa Coronelli adlı meşhur bir İtalyan haritacının çizdiği haritada yer alıyor ve bu eser Fransızca. Yani ülkenin şu andaki resmi adının yer aldığı ilk tarihi vesika Fransızca ve “Türk” kelimesi aynen geçiyor. Coronelli“nin söz konusu haritasında Adaların ismi “Ide Caiquos, Caiquos and I. Turche” şeklinde yazılı. Üstelik Türkler de ancak 1800’lü yıllarda fesle tanışıyor ve fes giymeye başlıyor.


16. 17. ve 18. Yüzyıllarda İspanyol, Fransız ve İngilizler arasında el değiştiren Adaların ismi 16. yüzyılda İspanyolların elindeyken bile yine Türk Adaları’ydı. Yani bu ismi almasının fesle uzaktan yakından hiçbir alakası yok. İngilizler adanın ismini değiştirmek istemişlerse de ada halkını yüzyıllardır kullandıkları bu isimden vaz geçirememişler. Adaların ismini değiştiremeyen İngilizler bu kez de Ada ile Türkler arasındaki bağı “fes benzerliği” masalını uydurarak kesmek istemişler. 1869 yılında ise Turks ve Caicos Adaları’nın “Ay-Yıldızlı” eski bayrağını değiştirmeyi başarmışlar.

-69 yılında İngilizlerce Değiştirilen Turks ve Caicos Adaları’nın Ay-Yıldızlı Eski Bayrağı

Peki, Başkentleri olan Grand Turk (Büyük Türk) adasının adı nereden gelmektedir ve adaya adını veren bu Büyük Türk kimdir? 15. 16. ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı Denizcilerinin Akdeniz ve Atlantik’e yelken açarak bu sularda büyük korsanlık faaliyetleri yaptıkları bilinmektedir. Ayrıca, Piri Reis’in haritasında bu adaların bulunduğu yerde kayık resimleri vardır ki “Caicos”(Kaykos) kelimesi “Kayık” anlamına gelir. Buranın Kristof Kolomb’dan 25 yıl önce Türkler tarafından keşfedilerek ele geçirildiği ve Başkenti Grand Turk’ün adının da -Adaya Türk denizcilerinim gelmesinden sonra -batılılar tarafından “Büyük Türk, Grand Senior, Muhteşem Süleyman” adlarıyla anılan Kanuni Sultan Süleyman’dan alındığı sanılmaktadır.


Küba’nın Ankara Büyükelçisi E. G. Abascal da konuyu teyit eden şu önemli bilgileri veriyor:


“Caicos kelimesi, Türkçe’ deki kayıktan geliyor. Adanın adı Türkler ‘in burada bulunduğunu gösteriyor. Küba’nın en meşhur bir bölgesinin adı Matatorcos, yani Türklerin öldüğü yer! Bunun bir felaket sonucu olduğunu dair bilgiler var. İspanyol gemisi San Agustin 28 Şubat 1596’da Havana’ya geldiğinde mürettebatın 45’i Müslüman, bazılarının adları Ramazan, Recep, Yusuf, Ali, Hüseyin idi. Batı Anadolu ve Karadeniz’den gelmişlerdi. 1640 yılında Küba’nın güneyinde bir İngiliz ticari gemisi Türk korsanları tarafından ele geçirilmiş.“


Küba Büyükelçisi’nin verdiği önemli bilgilerden birisi de, İttihat ve Terakki döneminde Enver Paşa’nın Küba’ya özel bir görevli göndererek bu konu hakkında araştırmalar yaptırması. Büyükelçi şöyle devam ediyor: “Bu görevlinin burada tarihi araştırmalar yaptığını ve bir rapor hazırladığını biliyoruz”




-Mektuplar Yanlışlıkla Türkiye’ye geliyor, Halkı Yanlışlıkla Türk Sanılıyor

Posta hizmetlerinde Turks ve Caicos Adaları’nın adı sık sık yanlış yazıldığından adaya giden mektupların bir kısmı önce yanlışlıkla Türkiye’ye geliyor. Türkiye ise mektupları Turks ve Caicos Adaları’na geri gönderiyor. Geçtiğimiz yıllarda bazı Avrupa ülkelerinin Türkiye zannederek bu adalara vize uygulaması başlatması yetkililerin yaptıkları resmi yazışmalarla aşılmış. Ayrıca ada sakinleri dünyanın neresine giderlerse gitsinler önce Türkiye’den gelmediklerini anlatmak zorunda kalıyorlar.



Kristof Kolomb Amerika yerine Hindistan`a geldiğini sanır ve yerli halka `Hintli` der. İşte onlar Taino Kızılderilileri… Ayrıca Kolomb`un ayak bastığı yerin Grand Turk Adası olduğuna da inanılıyor.
-Kolomb`un Hint Adaları

1492 yılında Kristof Kolomb`un yenidünyada karaya ayak bastığı yerin Grand Turk olduğuna inanıyor çoğu tarihçi. Cockburn kasabasının kenarında sahile bir levha dikilmiş. Kolomb`un karaya çıktığı yeri işaret ediyor. Bazı tarihçiler bu adanın o ada olmadığı görüşünde. Kolomb`un seyahati nerede son buldu, ilk nereye ayakbastı, görüş birliği yok ama üzerinde görüş birliği olan başka bir seyahat ve ayak basma var: Dünyanın yörüngesinde tam dönüş yapan ilk Amerikalı astronot John Glenn`in (7 yıl önce en yaşlı astronot olarak bir kere daha uzaya çıktı) kapsülünün denize düştüğü yer bu ada kıyıları. Glenn 1962 yılında Büyük Türk adası kıyılarında denize indi ve bu adaya çıkarıldı. Adada bir ABD hava üssü var.
-İngilizlerin kolonisi

Adanın yerli halkı Taino Kızılderilileri. Hani “Kolomb Hindistan`a geldiğini sandığı için onlara Hintli dedi” diye okumuşuzdur hep, işte onlar Taino halkı. Avrupalıların gelişinden sonra ya öldürülmüşler, ya köle edilmişler ya da beyaz adamın hastalıklarından kapıp ölmüşler. Keşiften bir yıl sonra adalarda tek insan kalmamış. Adalar da o tarihten itibaren Fransa, İspanya, Britanya arasında pinpon topu gibi gidip gelmiş, ama daimi yerleşim olmamış. Sonra korsanlara yataklık etmiş. 1681de Bermudalılar kalmak için gelmişler ilk defa. Tuz için… Tuz yatakları işlenmeye başlanmış. Zaman geçmiş. Amerika`nın Britanya`ya karşı verdiği istiklal mücadelesinde krallığa bağlı kalan, bu yüzden Amerika`dan sürülenlere burası kral tarafından hediye olarak verilmiş, onlar da bin kadar zenci köle ile gelip yerleşmiş, pamuk ziraatına başlamış. Hemen hemen bir asır sonra topraktan iyi verim alınamayınca İngilizler adayı terk etmiş, köleler kalmış, işte bu güleç yüzlü siyah halk onların torunları. O vakitten beri öyle veya böyle, İngiltere`ye bağlı olan ülke 1962`den bu yana Birleşik Krallık kolonisi. Kolomb geldiği sırada yerli halkın adaya verdiği isim Guanahani. Peki, Türk Adası diyen kim? Kolomb`un demediğini biliyoruz.

__________________________________________________________________________
Atlantik’te Kayseri muhabbeti
Atlantik boyunca uzanan caddede, yani Büyük Türk’ün kordon boyunda iki katlı bir evin basık alt katının hediyelik eşya dükkânı olduğunu fark ettik.
Fark ettik diyorum, çünkü fark etmesi zor iş!
Bahçe girişine bir kartonun üzerine el yazısı ile bizim geminin adını yazmışlar, sonra da: Hoş geldiniz!
İngilizce tabiî... Türkçe olacak değil ya!
Girdik içeri. Deniz kabuklarından süs eşyaları. Dükkân sahibi adam aramızda Türkçe konuştuğumuzu duyunca heyecanlandı birden, “Gelin, karımla tanışın” diyerek koşup karısını getirdi. Yetmiş yaşının üzerinde sarışın, kibar ve dinç bir hanım bize elini uzattı: “Merhaba! Hoş geldiniz! Nasılsınız?”
Bu defa Türkçe! Evet, Türkçe! Atlantik’in orta yerinde Büyük Türk adasında Türkçe!
Şaşkınlıktan dilimiz tutuldu. Kulağına inanamamak herhalde budur.
Karı-koca dükkân sahipleri beyaz. Dougles ile Angela. Az sonra öğreniyoruz ki, adam Amerika doğumlu, kadın İngiltere doğumlu. Angela 1960’lı yıllarda Kayseri’de iki sene İngilizce öğretmenliği yapmış. Türkiye’yi çok sevmiş ve her tarafı karış karış gezmiş. Emekli olduklarında bu adaya yerleşmişler. Hâlâ tatil için sık sık Türkiye’ye giderlermiş. Hanım bize Türkiye’nin hiç bilmediğimiz kıyı kasabalarını ballandıra ballandıra anlattı. Memleketimizi bizden iyi biliyor. Türk Adası isminin tam da sorulacağı bir çift! Sordum.

Adanın adı kaktüsten geliyormuş!
“Aaaa! Görmediniz mi? Bir kaktüs yetişir burada. Tepesinde kırmızı bir parça vardır. Aynen Türk fesine benzer. Adanın adı ondan geliyor.”
Kaktüs! Nihayet biri kaktüsten bahsetti. Bu hikâyeyi okumuştum. Ama ben ilk defa duyuyormuşum gibi rol yaptım.
“Bu kaktüse Türk Kafası denir. Görürsünüz, bahçelerde var.”
“Demek adanın ismi buradan geliyor.”
“Evet...”
Karşılıklı adreslerimizi aldık, verdik, vedalaştık.
‘Türk Kafası’ namlı kaktüsün birkaç fotoğrafını çektim.
Bazı araştırmacılar bu hikâyenin aslı olamayacağını söylerken, “çünkü...” diyorlar: “Adanın ismi 1688 yılındaki bir haritada geçiyor ilk defa. O asırda Türk topraklarında fes diye bir giyim eşyası yok. Türklerin ve dolayısıyla İngilizcenin fes ile tanışması 200 sene sonra.”
Evet, Osmanlı Türkiye’sinde fes 1826’da giyilmeye başlandı ama Kuzey Afrika ülkelerindeki mazisi çok daha eski ve Avrupalılar oraların insanlarını da “Türk” olarak tanırlardı. Dolayısıyla “Türk Kafası” kaktüsü pekâlâ adanın isimlendirilmesinde rol oynamış olabilir.
Ancak... Asıl ilginci, Türk adaları ismi 1688’de ilk defa Coronelli adlı meşhur bir İtalyan haritacının çizdiği haritada yer alıyor ve bu eser Fransızca. Yani ülkenin şu andaki resmî adının yer aldığı, elimizdeki ilk tarihî vesika Fransızcadır ve Türk kelimesi aynen geçmektedir. Fransızca ‘da ise “Türk Kafası” isimli bir kaktüs cinsi yoktur!
Öyleyse Grand Turk adı nereden geliyor? Kim bu Büyük Türk? 
“Ayşe Göktürk Tunceroğlu yazısından Alıntı”
___________________________________________________________________________
3 Ağustos 2013 Cumartesi 0 yorum

Beyaz Zehir: TUZ


Tuzun tarihçesi

Tuz uygarlık tarihi bakımından önemi olan ve tarih öncesinden beri bilinen değerli bir (mineral)madendir. İnsan ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra tuzu kullanmayı öğrenmiş ve önemi günden güne artmıştır. Eskiden sadece gıdaların lezzetini arttırmak ve onları saklamak için kullanılan tuz zaman içinde sanayide de yer almaya başlamış, son iki yüz yıl içinde de sağlık dâhil birçok alanda tüketilen bir madde durumuna gelmiştir. 1700’lü yıllara kadar sadece besinlerde lezzet amacıyla kullanılan tuz 19. yüzyılda besinleri saklama, konserve yapma gibi saklama yöntemleri için kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde besin eklemesinden daha çok endüstriyel amaçla kullanılmaktadır.

Tarih öncesinde M.Ö 6000’lerde Çin’ de, M.Ö 5000’lerde Polonya’ da, M.Ö 3500’lerde İspanya’ da ve aynı dönemlerde Avusturya’ da tuz yataklarının ya da tuz madenlerinin varlığına işaret eden verilerden söz edilmektedir. M.Ö 2700’lerde Çin’ de tuzun ilaç olarak tedavi amaçlı kullanıldığı, yine Çin’ de M.Ö 800’lerde tuzun ticaretinin yapıldığı ve aynı yöntemin 1000 yıl kadar sonra Romalılar tarafından da kullanıldığına ait veriler mevcuttur. Anadolu’ da tuzun kullanımına ait belgeler Hititlere aittir. Hititler ekmeği tuz, kimyon, çörekotu, kişniş ve bal ile tatlandırarak kullanmaya başlamışlardır. Boğazlayandaki kanıtlar M.Ö 1200’li yıllarda Hititlerin tuz ticareti yaptığı ve barış anlaşması metinlerinde tuz yataklarının yer aldığını göstermektedir. Ortadoğu’ da Ölü Deniz yakınındaki tuz yatakları Bronz çağından beri işletildiği bilinen en eski tuz yataklarıdır. Deniz suyundan tuz elde etmeyi öğrenen Romalılar tuzu yarımadanın iç kesimlerine yollamak için ilk Roma yollarından olan tuz yollarını(via salaria) inşa etmişlerdir. Araştırmalar Avrupa’ da Keltlerin tuza sahip olduğu dönemde, Amerika’da da Mayaların tuza sahip olduğunu göstermiştir.

Tarihte tuz para yerine kullanılacak kadar değerli olmuştur. İngilizcede yer alan “maaş, ücret” anlamındaki “salary” kelimesinin Latince kökenli “salarium”dan geldiği ve bu kelimenin başlangıçta Romalı askerlere verilen tuz tahsisatını ifade ediyordu. Günümüzde hala Afrika’daki bazı toplumların tuzu para gibi işlem gören bir değişim aracı olarak kullandığı bilinmektedir.

Tuzun tarihinin irdelendiği bir çalışmada et ve balığı tuzlayarak saklayan ilk uygarlığın Mısırlılar olabileceği belirtilmiş, balığı tuzda saklamaya ilişkin en eski Çin belgelerinin M.Ö. 2000’li yıllara rastladığı ifade edilmiştir. Ayrıca çok daha eski tarihlerden kalan mısır mezarlarında da tuzlanmış balık ve kuş eti bulunduğuna da dikkat çekilmiştir. Günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere tuz, yaklaşık 1400 ayrı ürünün imalatında kullanılmaktadır. Koruyucu görevini şişeleme, konserveleme, vakumlama ve derin dondurma gibi daha yeni yöntemler üstlenmiştir.

Tuz bir drogdur.
"Drog" tedavi amacıyla kullanılan her türlü maddeyi ifade eder. İlaç ise bir veya birkaç drogu içeren ve hastaya uygulanabilecek şekle konmuş tedavi edici maddedir. Her ilaç bir drogdur fakat her drog ise ilaç değildir. Tuzda drog tanımı içine alabileceğimiz bir maddedir. Sadece uzun süreli ishal ve kusma ile ağır böbrek hastalıkları ve diğer bazı hastalık durumlarında tuz kaybının olabileceğinden bu gibi durumlarda tuzun ilaç olarak kullanılması mümkündür.

Tuzun Kullanımı
İnsanın günde 1.76 gramdan fazla tuz alması, hipertansiyona davetiye çıkarır. Zaten, dünyanın çoğu bölgelerinde insan su ve diğer gıdalardan günde 1 gram tuzu istemese bile alır. Yiyeceklerinde tuz kullanan insanlar ise tuzu az kullanmaya çalışsalar bile günde yaklaşık 10 gram, buna dikkat etmeyenler günde 20 gram tuz alır. Annenin kullandığı tuz, anne karnındaki bebeği ve süt emen bebeği olumsuz şekilde etkileyerek bebeğin ileri yaşlarda yüksek tansiyon hastası olmasına da yol açıyor. Tuz, kullanıldığında bağımlılık yapar. Bu nedenle tuz kullanan insanlar tuzsuz yiyecek yemekte zorlanırlar. Ancak insanlar tuz kullanma alışkanlığından vazgeçip, yiyecekleri doğal lezzetleriyle tüketme alışkanlığı kazandıklarında ise bu kez tuzdan nefret edeceklerdir.

 Tuzun Zararları

Tuz tüketilmemesinin vücuda doğrudan bir zararı yoktur. Vücudun tuz dengesini sağlayan aldesteron adlı bir hormon var. Dışardan tuz alındığı zaman bu hormonun salgılanması baskılanıyor. Yani vücut dışarıdan ne kadar fazla tuz alıyorsa aldesteron hormonu o kadar eksik oluyor. Tuzlu yiyen insanların aniden terlemeleri ve çok tuz kaybetmeleri durumunda da vücutlarında yeterli oranda aldesteron hormonu olmadığı için tuz kaybını dengeleyemiyorlar. Kramplar da bu nedenle oluyor.

Günlük 1.76 gramdan az tuz alan insanlarda hipertansiyon görülmüyor. Örneğin; Amazonlarda yaşayan Kızılderili kabileleri hiç tuz kullanmıyor ve bu insanlarda hipertansiyon hiç görülmüyor. Bu durum, bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olmasına rağmen, Hristiyan inancında tuz kutsal sayıldığı için batılı bilim adamları tuzu açıkça kötülemekten kaçınıyor. İncil’de tuz kullanımı emrediliyor ve Hz. İsa tuzu övüyor. Bu nedenle tuz ile hipertansiyon arasındaki ilişki 100 yıl önce bilimsel olarak ortaya konasına rağmen dünyada halen, tuzun hipertansiyon hastalığı ile ilişkisi tartışılıyor. Oysa hipertansiyon hastalığını önlemenin tek yolu, tuz kullanma alışkanlığından vazgeçilmesidir. Kendi ortamlarında tuzsuz beslenen ve tansiyonları normal olan dişi deney hayvanlarına gebelik ve emzirme dönemlerinde tuzlu yiyecekler verildiği takdirde bunların yavrularının ileri yaşlarda tansiyonlarının yükseldiğini görülmüştür. Hayatın ilk dönemlerinde beyin ve böbreklerde meydana gelen bozukluklarda da tuzun etkisi olabileceği yönünde kanıtlar elde edilmiştir. İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar ve gözlemler, hayvanlardan elde edilen bu sonuçların insanlar için de geçerli olduğunu kanıtlamıştır. Tuzun ayrıca mide kanseri, kalp ve böbrekler üzerinde olumsuz etkileri bulunur, astım ve kemik erimesi olarak bilinen osteoporozun kötüleşmesine neden olur.

Tuz Bağımlılık Yapar.

Alkol, sigara ve diğer maddeler gibi tuz da bir süre kullanıldığında bağımlılık yapıyor. Üstelik bunun için aşırı tüketime de gerek yok. Yemeklere, ekmeklere katılan miktarlar bile bağımlılık oluşturabiliyor. İnsanların tuzsuz gıda tüketememesinin nedeni de bu maddeye bağımlı olmalarından kaynaklanıyor.

Bu nedenle bebekleri ve çocukları tuzdan uzak tutarak bağımlı olmalarının önüne geçmeliyiz. Tuzsuz yemek yemek, tuzsuz ekmek tüketmek sadece hastaların değil, halkımızın tümünün tercih ettiği beslenme tarzı olmalıdır. Çünkü tuz yiyeceklerin kendine özgü güzel tatlarını da bastırmaktadır.

Birkaç yıl tuzsuz yiyecek ve içeceklerle beslenenlerin bağımlılıktan kurtulabilirler. Tuzsuz yemeklere ilk birkaç ay baharat eklenmesinin insanların tuz bağımlılığından kurtulmasına yardımcı olur.

 
Türkiye’de Tuz Tüketimi

Türkiye'de tuz tüketiminin DSÖ'nün önerdiği miktarların çok üzerinde olduğunu biliyoruz. Tuz tüketiminin azaltılmasına yönelik olarak da Sağlık Bakanlığı tarafından konuyla ilgili çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Hedefimiz, günlük tuz tüketimini DSÖ'nün önerdiği 5 gramın altına düşürmektir. Bugünkü tüketim düzeylerine bakıldığında hızlı bir şekilde eyleme geçmemiz gerekliliği kaçınılmazdır. Tuz tüketiminin azaltılması amacıyla üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve çeşitli kuruluş temsilcilerinin desteğiyle, vatandaşları bilinçlendirmeye yönelik eğitim ve medya kampanyaları ile düzenleme ve değerlendirme çalışmaları planlanıyor. Yapılacak planlama çerçevesinde belirlenecek faaliyetleri, Dumansız Hava Sahası ve obezitenin önlenmesine yönelik ülke programlarında olduğu gibi en kısa sürede uygulamaya geçirilmesi düşünülüyor.
Türkiye'de bir kişinin günlük tuz tüketimi oranının DSÖ'nün önerisinden 3 kattan daha fazla… Tuz tüketim oranını kadınlarda 16 gram, erkeklerde 19 grama ulaşmış durumda. Günde bir gram daha az tuz tüketimi kalp krizi riskini yüzde 3, felç riskini yüzde 5 azaltıyor. Eğer 6 gram az tuz tüketilirse felç riski yüzde 24, kalp krizi yüzde 18 ve 9 gram tuz azaltılmasında da felç riski yüzde 34 ve kalp krizi riski yüzde 25 azalıyor.
Türkiye'de 1978 yılında yıllık 936 bin 778 ton olan tuz tüketiminin 2002 yılında 2 milyon 188 bin 619 tona çıkmış durumda. Tuzun en çok ekmek, salamura besinler ve işlem görmemiş besinler aracılığıyla alınıyor.
Çok fazla tüketilen bir besin olan ekmekte tuzun azaltılması, tuz kontrolüne yönelik yasal düzenleme, toplu tüketim standartlarının geliştirilmesi gibi müdahaleler tuzun olumsuz etkilerinin önüne geçecektir. 
 
Tuz ve İyot

Türkiye’de kullanımda olan yemek tuzların büyük bir bölümü iyotlu tuzlardan oluşmaktadır. T.C. Sağlık Bakanlığı ile T.C. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından yayımlanan tuz tebliğlerine göre Türkiye'de üretilen tüm sofralık tuzların iyotlu olarak üretilmesi zorunludur. İyot vücut için hayati öneme sahip bir mineraldir. Günde dışarıdan alınması gereken iyotun büyük bir bölümünü de tuzdan sağlamaktayız. Tuz kısıtlamasına giderken vücudun ihtiyacı iyotun, iyotça zengin besinlerden sağlanması gerekmektedir. Genel olarak sağlıklı beslenen bir bireyde tuz ihtiyacının olmadığı gibi iyot eksikliğinin gerçekleşmeyeceği ise ayrı bir gerçektir. Düzensiz beslenen tuz kısıtlaması olan bireyler ise özellikler deniz ürünleri, sebzeler ve süt ürünleri gibi yüksek iyot bulunan gıdalar tüketmek konusunda daha bilinçli olmalıdırlar.
 
SKD: Sistolik Kan Basıncı
DKB: Diastolik Kan Basıncı
 
; Sayfa Başına Dön