“Merhaba gönlümün çiğ damlası” diye başladı mektubuna. Hitap ederken özellikle bu cümleyi seçmişti, çünkü gönlüne gelişi buz gibi, gidişi alevler içinde olmuştu. Tıpkı bir çiğ damlası gibi , günün en ayaz saatinde gelmişti gönlüne. Ve güneşin doğduğunu sandığı esnada buhar olup gitmişti ondan. Nasılsın diyemedi , neler yapıyorsun diyemedi. Elinde kalemi ile bekledi gün ağarana dek. Uzak kalmanın gönülleri uzak kılmaya mani olmadığını biliyordu. Gönlüne hoş gelecek şeyler düşündü, aklına bir sürü şey geldi… Yazamadı hiç birini. Korktu, üstelik çekindi. Ne sıfatla yazabilirdi ki, Ayrıydılar işte. Kaskatı buz soğukluğunda bırakıp, alev alev bir öfkeyle sırt çevirmişti. Kalktı, elini yüzünü yıkadı , yırttı, attı kağıdı…
“Merhaba gönlümün derin yarası”diyerek başladı bu defa. Sitemkar, bir o kadar da yakınlık belirten bir cümleydi. Hem onun ne kadar değerli olduğunu anlatacaktı, hem sitemini ifade edecekti. Sevmiş miydi acaba beni diye düşündü kendince. Aklına kötü ihtimal gelince vazgeçti düşünmekten.. “ kalbimi avuçlarına teslim ettim kanadı kırık bir kuş misali. Çaresiz,yaralı, sana muhtaç… Yokluğunda bir tebessüm dileniyor yüzüm şimdilerde. Suratsızlığıma bakıp dostlarım konuşmaktan çekinir oldular. Aynalara bile sevimli bakamayan gözlerim her imsak vakti seni arıyor. Zaten geç uyurum hep bilirsin. Son zamanlarda uykum bana ; senin gibi , kendisinin de bir gün beni terk edeceğini fısıldıyor. Ona söylesen , bari o gitmese olmaz mı? Geceler zaten eli kanlı bıçaklı serseri gibi karşıma dikilip dünde kalan hesapları soruyor her gün güneş doğana kadar. O da giderse daha zor olacak geceyle imtihanım. Hem ben onu incitmedim ki, ben sadece seni kırdım, o niye gitmek istiyor onu da anlayabilmiş değilim ya hoş… Neyse… bu gün karşı komşumuz varlığımdan haberdar olmuş olacak ki bir kâse çorba getirdi akşamüzeri. Kızma ne olur içemedim. İştahım yok ki, hem biliyor musun midem bedenimden ağır gibi hissediyorum son zamanlarda. Hastahaneye gittim, gastrit filandır diye düşündüm. Doktor beni psikiyatri servisine sevk etti. Çok saçma değil mi, mideye psikiyatri bakmaz ki… konuyu saptırdım bak yine, aslında bu kadar uzun yazmayacaktım. Ama bunu yazabilene kadar tam 2 top kağıt zayi ettim biliyor musun? O yüzden lütfen benden geldiğini görünce yırtıp atma hemen. Biliyorum, kesip atmayı ne kadar iyi bildiğini ama bu kez yapma. Son kez en azından… Konuyu geri dön demeye bağlayacaktım halbuki. Bak olmadı onu bile beceremedim. Haklıydın aslında, ben hiçbir şeyi beceremeyen bir varlığım. Ama ne yapayım, kendimi mi öldüreyim başaramıyorum diye bir şeyleri.. hoş sana kalsa bu öfken geçmediyse eğer öldür de kurtulayım dersin biliyorum da …. Neyse, muhabbet kuşumuz nasıl? Konuşmayı öğretmek için defalarca aynı kelimeyi tekrarlayışın geliyor gözümün önüne. Nasıl özledim bir bilsen… Şey, Aslında muhabbet kuşları yerini yadırgamış. Öyle diyorlardı geçen otobüsteki teyzeler. Konuşurlarken duydum. Hani diyorum, ikiniz de gelseniz? O sana çok alıştı, onu bırakman bir şeyi değiştirmez. Sen de onunla kalmalısın. Bak hayvancağıza yazık olur, vicdan azabı çekersin söyleyeyim. Yoksa başka niyetim yok gerçekten. Bak istersen ben salonda da uyurum , seni de rahatsız etmem . Ama oralar soğuktur hem şimdi.. kendimden bilirim, insanın içine işledi mi bir daha bırakmaz peşini. Cüzzamlı gibi her daim hasta olursun… Hadi sol kaburga kemiğim. Gel, yazıktır bak kuşa, ne olur hadi gel…”
Ertesi gün postaya verecekti mektubu. Katladı, koydu yastığının altına. Kar yağıyordu dışarıda ama bedeni alev alev yanıyordu… Mektubu aldı, balkona çıktı salıncağa oturdu biraz. Düşen her bir kar tanesine bakıp onunla ilgili bir anıyı hatırlamaya çalıştı. Bir… iki…üç… derken uykusu geldi oracıkta. Elinde yazdığı mektuba baka baka, ve kar tanelerinden hayal kura kura uyuyakaldı.
Gün doğdu, öğlen oldu. Güneş küsmüş gibi zerre sıcaklık vermiyordu. Kıştı. Dondurucu soğuk vardı… o mektubun yazıldığı evin önünde ise bir polis arabası ve bir ambulans. Bir de donmuş bir ceset vardı, elinde beyaz bir kağıda özenle yazılmış olan bir mektubu sıkıca tutan….
0 yorum :
Yorum Gönder